Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici Gazeteci olmayan ve RTÜK, İletişim Başkanlığı gibi medya alanında hizmet veren kamu kurum ve kuruluşlarında enformasyon hizmetlerinde çalışan kamu personeline” ve hatta “medya alanında faaliyet gösteren sendikalar ile kamu yararına faaliyette bulunan dernek ve vakıfların yöneticilerine” de basın kartı veriliyor. Basın kartlı memurların sayısı da hızla arttığını yazdı
Bildirici'nin konuyla ilgili yazısı şöyle:
CİMER aracılığıyla İletişim Başkanlığı’na başvurdum. “Basın kartlıların sayısını, bu sayının son 10 yıl içindeki değişimini, İletişim Başkanlığı, TRT, RTÜK gibi kamu kuruluşlarında çalışan basın kartlıların sayısını, bu kişilerin kurumlara dağılımını” sordum.
Öyle gizli bir bilgi de değil sorduğum, ama İletişim Başkanlığı’ndan yalnızca “13 Şubat tarihi itibarıyla basın kartı sahibi basın mensubu sayısı 25 bin 384'tür. Bunlardan 8 bin 408'i sürekli basın kartı sahibidir” yanıtı geldi. TRT, RTÜK ve İletişim Başkanlığı gibi kurumlardaki basın kartlılar sorumu ise “özel bir çalışma ya da analiz gerektirdiği” gerekçesiyle yanıtsız bıraktılar.
Benzer soruları 2023 yılında da o dönem milletvekili olan Atila Sertel sormuş, tıpkı bana verdikleri yanıt gibi ona da kamu kurumlarındaki basın kartlı sayısını iletmemişler. Yalnızca Ocak 2023 itibarıyla basın kartlı sayısının 17 bin 618 olduğu yanıtını vermişler!
Müthiş bir artış doğrusu. Basın kartlı sayısı üç yılda 7 bin 766 artmış, yani yüzde 44! Oysa medya sektöründe istihdam bu kadar hızlı artmıyor, aksine azalıyor. Basın Kartı Yönetmeliği’nin 2023’teki değişiminden sonra haber sitelerindeki gazetecilere de kart verilmesi artışta rol oynamış olabilir. Ancak bol keseden memurlara basın kartı dağıtılmasının etkisi de büyük olsa gerek. Yoksa basın kartlı memur sayısını neden gizli tutsunlar ki?
Bu hızlı artış ve memurların da basın kartı sahibi olması bir yandan mesleki kimlik kartı olarak basın kartını değersizleştiriyor; bir yandan da gazetecilik meslek örgütlerinin de gazeteci olmayanlara açılmasına neden oluyor. Gazeteciler cemiyetleri, basın kartı taşıyan memurları da üyeliğe kabul ediyor. Oysa o insanların neredeyse tamamının gazetecilikle ilgisi yok.
Gazeteci olmayan basın kartlı memurları üyeliğe kabul etmek gazetecilik meslek örgütlerinin yanlışı… Mesleki anlamda bir işlevi de olamaz, üye sayısını şişirmekten başka.
Askeri mahkemelerde bile gazeteciler öndeydi
Televizyon haberciliğinin ilgili ilgisiz, ne olursa olsun “mutlaka ekranda görüntü olsun hastalığı” Ekrem İmamoğlu/ İBB davasında da nüksetti.
NOW TV, Habertürk, NTV gibi kanallar, davanın başladığına ilişkin haberlerinde gözaltına alınan CHP’lilerin polis eşliğinde tek sıra yürütülürken çekilmiş görüntülerini yayımladılar yine. Bu “polis şovu”na alet olmanın anlamını, yanlışlığını daha önce de yazmıştım. O görüntülerin muhataplarında yarattığı etki, Aykut Erdoğdu’nun duruşmadaki savunmasında kendini gösterdi:
“Benim bir tane oğlum var ya; altı ay boyunca bütün televizyonlarda polisin yanında beni gösterdiler. Ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışıyor mu Sayın Başkan? Ben kesin hükümlüymüşüm gibi davranılıyor. Elinizi vicdanınıza koyun.”
Kesinlikle haklı Aykut Erdoğdu. Muhalif medya onları hükümlü gibi gösteren bu görüntüleri özensizlikten kullanıyor olabilir, ama iktidar medyası bunların işlevinin farkında olsa gerek.
Nitekim dava başlarken iktidar medyasında “Suç örgütü için hesap vakti” (Akşam) “Kayıp 53 milyarın hesabını verecek” (Sabah), “İmamoğlu ve çetesi’ için hesap vakti” (Türkiye), “Ekrem ve çetesi hâkim önünde” (Yeni Akit), “Asrın yolsuzluğunda hesap zamanı” (Yeni Şafak) başlıkları atıldı. Hüküm içeren, yargılayan bu başlıklar, “polis şovu” görüntüleri ile uyumlu.
Gazetecilerin, hiç kimseyi daha yargılanmadan “suçlu” olarak damgalamaya hakkı olamaz. Tabii gazetecilerin görevleri arasında yargılanan insanları savunmak da yoktur. Önemli olan, suçlamalar kadar savunmaları da dengeli ve adil biçimde yansıtarak, toplumu bilgilendirmektir.
Kuşkusuz toplumu bilgilendirme işlevini yerine getirebilmek için davayla ilgili belge ve bilgilere erişebilmek, duruşmaları da sağlıklı biçimde izleyebilmek gerekir. Ancak anlaşılan İBB davasında gazeteci arkadaşlarımızın çalışma koşulları çok elverişsiz. İlk gün arka sıralara itilmişlerdi, sonradan not alabilecekleri masa düzeneği de olan ön tarafa geçtiler. Fakat hâkim, son gün yine gazetecileri arkaya göndermek istedi, onlar da haklı olarak itiraz ettiler bu tavra.
Arkalara geçmek, gazetecilerin “izleyici” kategorisine indirgenmeyi kabul etmeleri demek. Oysa gazeteci, herhangi bir izleyen değildir, kamu adına izleyip aktaran kişidir. Gazetecilerin engellenmesi, toplumun bilgi alma hakkına ve “yargılamanın aleniliği ilkesi”ne zarar verir.
İBB davasında olanları duyunca 12 Eylül darbe dönemindeki askeri mahkemeleri anımsadım. Gazeteciliğimin ilk yıllarıydı. MHP, MSP, Dev-Yol gibi çok sanıklı davalarda basına heyetin yanında yüksekçe platform hazırlanırdı. Küçük salonlarda da özel yerimiz vardı. Duruşmaları, hâkimlerin ve sanıkların hareketlerini görecek, konuşmaları rahatça duyacak şekilde izlerdik.
Tabii kurallar vardı ama askeri hakimler, çalışmamıza pek müdahale etmezlerdi. Düşünün, Cumhuriyet’ten Deniz Teztel, 1984’te, THKP/C Üçüncü Yol Davası’nda sanıklar, tek tip kıyafet dayatmasını protesto için soyunup iç çamaşırlarıyla kaldıklarında fotoğraflarını çekebilmişti.
İBB davası mahkeme heyeti, 12 Eylül hukukundan bile daha geri giden tavrında ısrar etmez umarım…